yazılar

 

Kırmızı Mürekkep

 

Onlar öteki bakışın izlerini karalar dururlar hep üzerimizde. Sistem içinde zorlanır ama çoklukla onu zorlar dururuz. Soyut teorik yapılarla kuşatmaya uğraşırlar bizi. Bu soyutluğa somutluklar öne sürerek baş kaldırıyor oluruz. Eylemlerimiz mi çevrelerimiz mi, seçimler yapmamız beklenir. Nedendir bu ikilem, bu tuzaklar düşünür dururuz. Biz eski öğretilerin, teorilerin vurgularına yaklaşırken, onları tekrar etmenin aptallık olacağını ima edenler bulunur. Eskiyi tanıyarak yeniyle yükselmektir. Bağlılık bağnazlığından uzak kalmaktır niyet. Ama Kazanımlarımız katmansız bir boşluğa itiliyor oluşumuzdur. Onların hâlâ önsüz arkasız, narsist uyarılarının ve teorilerinin ardı arkası kesilmez. Onlar bize bulanıklaşmış bir haz alma dürtüsüyle kaygılarını bulaştırmaya susamıştır. Onlar bilmezler, bu saplantı halini almış uyarıların temeli yaşama tutunamaz, insanlığa dayandırılamaz.

 

Bazen kendimizi dahi dışarı koyup kendimize sorarız "kim olduğumuz" sorusunu. Öykülerle avutulur günlük yaşantılarımız. İçlerinden bir çok "ben" ediniriz bizler kendimize. Oysa onlar tek bir "ben"i algılayabileceklerdir ancak. Çünkü bizlerden "tek" bir noktadan asılmış hayat sarkaçları olmamız beklenir. Salınımlarımızı izleyen gözlerinse tek avuntuları bizler oluveririz. Onların hayatlarımız üzerine sürdürdükleri beyanlarsa hezeyanlara dönüşür. Bize ait olan gerçekliklerin bazen artık sadece bizi ilgilendiriyor olmadığını bildiğimiz durumlar için de sorgulanırız biz. Bunların sinyallerini, toplumdan yansıyan enerjilerimiz belirler söyleyemeyiz. Bunlar yanlış yön sapmalarının sinyalleridir. Onlar görmezler. Her tavrı, bir başlık altında anlatılırsa anlayabilirler belki. Derinlerdeki sezgiye, mantığa ulaşmanın kaygısını taşıyamazlar. Eleklerinde hiçbir şey süzülemez, akar geçer.

 

Farkında olmasalar da, var olabilmek için diğer varlıkların farklılığına muhtaçtırlar. Bu farklılığı inkar etme mücadelesine girişirlerken bile onun varlığına ihtiyaçları olduğunu kabullenemezler. Toplumsal organik bağlılıklara tutunmaların sıcaklıkları, bölünmelere karşı dirayetli kılar bizleri. Onların birlik duygularıysa çok güçlü olduklarını sandıkları başka zeminlere dayandırılır. Biz görürüz ki bu birliğe önem verenler aslında onu en fazla bölenler olacaktır. Bu odaklar bir şeyi kendinde var edebilmek için illa ki bir başkasının inkarının gerekliliğini savunurlar. Ama bilmezler mi ki hiçbir şeyin varlığı, bir başkasının inkarı sonucu yapılandırılamaz.

 

Akılsız bir mazoşizmi ve aşağılanmayı tevazu ile kabullenecek doktrinlere toslarlar. İnsansal bilinç döngülerini kesintiye uğratacak bu inatçı ve kör tutum bizim beyinlerimize yemleri fırlatılmış tavukları üşüştürür. Kendileri de üst bilinçlerine ulaşarak tehlikeli tanrılaştırılma hallerine büründürürler benliklerini. Bizim benliklerimize de "cinsiyet" denilen kapanlarla pusular kuruyor olurlar. Yakalanmalarını bekledikleri bizim günahlarımız olmayacaktır, biz bunları iyi biliriz. Ancak süreç içinde kendini yok etmeye hazır kabullenmelerin kurbanlarını veririz biz.

 

Büyük cesaretleri göze alamayacaklarından, küçükleriyle avunur onlar. Onları da gözlerinde o kadar büyüterek göklere çıkarırlar ki, durum büyük cesaretlerin fütürsuzlukla açıklanma niteliksizliğine kadar vardırılır. Bünyelerinde rafine edilebilmiş hiç bir duygu barınamadığından, ruhları tepkiselliği de içeremez. Bilmedikleriyle baş etmekten korkmak suretiyle, her türlü zorluğu ertelerler. Tüm tikel inanışlara sahip olan kalabalıklar gibi tikel taleplere indirgenerek kuşatılmış dar ve sığ koridorlarında soluklarını yitirirler.

 

Onlar hayatlarımızı eski fotoğraflarımızla biçemeyecekler. En büyük sevgilerimiz şiddetlerimiz olacak belki! Başkalarının rüyalarına malzeme olmayacağız biz. Özgürlüklerimizin kendi kod ve simgeleriyle izlerimizi bırakacağız yollara.

 

Salt ve saf inanca saygıyla!..

 

Başlangıç ve bitişinde izlere yer açmış bir yazının finalini Zizek belgeselinde anlatılmış eski bir Alman fıkrasıyla sonlandırmalı:

 

Bir Alman işçisi Sibirya'da iş bulur. Mektupların sansürcüler tarafından okunacağını bildiğinden arkadaşlarına şöyle der: "Aramızda gizli bir haberleşme sistemi belirleyelim. Benden aldığınız bir mektup sıradan mavi mürekkeple yazılmışsa doğrudur, kırmızı mürekkeple yazılmışsa yanlıştır". Bir ay sonra arkadaşları ilk mektubu alırlar. "Burada her şey harika. Dükkanlar mal dolu. Yiyecek bol. Apartman daireleri geniş ve güzel ısıtılıyor. Sinemalar Batı'nın filmlerini gösteriyor. Sokaklar işveli kızlarla dolu. Burada bulunmayan tek şey kırmızı mürekkep".

 

Yeşim Şahin Öç,
Ocak 2007