İzleyen uygulayıcı veya uygulayan izleyici ya da her neyse
Üç ana mekânı/mekânında izleyebildiğim 10. İstanbul Bienali başlamadan önce, her üç mekanının da seçimlerinin kentsel dönüşüm projesi neticesi akıbetleri belli olmayan "meçhul binalar" olarak kurgulanmış olabileceklerini düşünmüştüm. Derken gazetede Küratörü Hou Hanru ile yapılan söyleşide mekânı seçtiğinde İstanbul Manifaturacılar Çarşısı'nın yıkılması ihtimalinin olmadığından ama böylelikle seçimin daha anlamlı hale geldiğinden bahsettiğini okudum. Algısının seçiciliği ve sezgisini önemli bulmuştum.
Bienalin Basın Toplantısı'nda, Bienalin karmaşık ve zor bir proje olduğunu, sergileri gezenlerin bir sindirme problemi olursa kabahatin de kendisinde olacağını açıklamıştı Küratör daha sonra. Akılcıydı, gelecek sorulara da erken bir yönseme ve eleme sağlıyordu bu sözler. Fakat en derin saygıyı Hou Hanru'ya, "bu Bienal Küreselleşme karşıtı mı?" diye sorulduğunda. "Küreselleşmeye karşı olunamaz, o zaten kendi dinamikleri içinde karşı konulamaz biçimde gidiyor. Biz ancak ona karşı eleştirel duruşlar sergileyebiliriz." şeklinde yanıtladığında duyacaktım. Günümüzde eleştirel olmanın gerekliliğini bir kez daha sorgulatan bu tutumun yerindeliği bence mekânlar izlendiğinde görülebiliyor ki alternatif kamusal alanlarda eleştirel tartışma zeminleri yaratılmasında da başarı sağlamıştır. Her şeyden önce daha önceki yıllarda düzenlenen İstanbul Bienalleri'nde görüldüğü kadarıyla seçilen mekânlar, daha çok yapıtlara ev sahipliği yapma ya da zemin oluşturma unsurlarını üstlenmişlerdi. Oysa 10. Bienalin mekân seçimlerinin, bir sanatçının yapıtı kurgulama safhalarını anıştıran duyarlığa sahip olduğu söylenebilir. Ve bence bu doğru kurgulanmış mekân-yapıt oluşumlar, zararlı lokalleşmeleriyle tehlikeli alanlara yaklaşan sanat cemaatlerimize de iyi bir yanıt olmuştur ayrıca!
Gördüğüm üç ana mekanın ilki Antrepo 3'tü. Ve belirtmeliyim ki en doyurucu çarpıcılıktaki çalışmalar bu mekândaydı benim için. Çalışmalardan gelen seslerin baskınlığı/ Hou Hanru'nun Uzakdoğu sabrı ve dinginliğinin mekâna/mekânlara sinmişliği. Girişteki mekânda renkleri ve en önemlisi cüretleriyle Kuveyt'li Hamra Abbas'ın Kamasutra heykelleri, mekânlarda devamlılığını hep hissedebileceğimiz kütleselliğin ilk izleri. Karşılarında İngiliz sanatçı Jonathan Barnbrook'un yaratıcı afişleri. Çinli sanatçı Yan Pei Ming'in, Bienalin diğer Çinli sanatçılarıyla paylaşacağı etkiliyicilikteki duvar portreleri. Suriye'li Buthayna Ali'nin, araba lastiklerini kullanarak kokusuyla da bizi içine alan enstalasyonu. Yine Çin'li sanatçı Huang Yong Ping'in örtülerin altından izlenebilen bina iskelesine dayanmış mistik, yıkık minaresi. Cezayir'li Adel Abdessemed'in bıçakları. Kanada'lı Ken Blum'un tebessüm ettiren mimari enstalasyonu; önce ayna olarak gördüğümüz duvarın karşısındaki ters yazıyı okuma çabalarının, koridorun arkasına geçildiğinde aynanın görünmez sandığımız ama görünen arka yüzünde bizi bekleyen sürprizle (bienal ziyareti öncesi kataloğu incelemediyseniz tabii), izlendiğimizin anlaşılması üzerine düştüğümüz durum, keyifli bir absürdlüğe yol açıyordu. Sonrasında diyebilirm ki benim için mekânın/mekânların en etkili video çalışması, Kutluğ Ataman'ın Ermeni dadısı Kevser ablasıyla konuşmasındaki göndermeler ve karşı duvardaki yüzlerin şaşırtan, ürperten kısacası insanı silkeleyen, sarsan ifadeleri, bir video çalışmasının amacına ulaşmışlığına örnek oluşturacak nitelikteydi.
İtiraftır ki Bienalin diğer bir mekânı Atatürk Kültür Merkezi, Galerisi değil de hiç görmediğim ve belki de bir daha hiç göremeyeceğim köşelerine ulaşılarak binasının da izlenebiliyor olması fikriyle, yapıtları izlemenin üzerinde heyecan vericiydi. Erdem Helvacıoğlu'nun ses enstalasyonu mekanla iyi örtüşmüştü. Yine kütlesellikleriyle Şanghay'lı Xu Zhen'in Everest'li, Fransız Didier Fiuza Faustino'nun Avrupa yazılı enstalasyonları mekana söz geçiriyorlardı. Ve Belçikalı Els Opsemer'in bizi Bienal hakkında tekrar düşündürten enstalasyonu en aklımda kalan çalışma olacak.
Gezimin sona bırakmakla iyi mi kötü mü yapmış olduğumdan hala emin olamadığım, aslında bunu çok da düşünmediğim bana en yorucu ve bunaltıcı gelen ya da öyle ‘'olması sağlanan" mekânı, 1950'lerdeki modernleşmenin simgesel mimari üretimlerinden sayılabilecek İstanbul Manifaturacılar Çarşısı. Akıbeti meçhul de olsa semte göre hala modern görünüyor. Kentsel dönüşüm projesi içindeki talihini düşününce Bienal sebebiyle olmasa belki de hiç uğramayacak olabileceğim yapılar silsilesi. 6 bloklu bir çarşı. Hal böyle olunca, fark ettirilmeden mekan-yapıt olarak bakıldığında güçlü, yapıt-mekan ilişkisiyse son derece çetrefilli bir enstalasyonun içine düşmüş buluyorsunuz kendinizi. Hangi bloğun neresinde bulundukları çok vurgulanmayarak gizem teşkil eden çalışmaların peşinde saklambaç oynar oluyorsunuz birden. Yorulup öfkelenirken de Antrepo'da bulunan Rus sanatçı David Ter- Oganyan'ın gündelik eşyalar ve saat parçalarından yapılmış, bomba oldukları düşündürülmek istenen nesnelerinin bu mekanın yerlerinde bulunmasını hayal ettiğimi itiraf ediyorum. Mekanların tamamını arayacak sabrın ve gayretin bende olmadığını düşünüyorken, Burak Delier'in beğendiğim parkalinç enstalasyonu ve video çalışması teskin edici geldi haliyle. Alternatif bir mekânda sanatçı gibi düşünüp, oranın esnafının zihniyetiyle ürettiği her tür dış baskıya (darbelere) dayanıklı parkalarını üretmiş ve fiyatlandırarak teşhire sunmuştu. Bu tatla seyirlik mekan bloklarının bolluğuna rağmen daha fazla kaybolmak istemeyerek, bir iki çalışmayı daha izlemeyi göze aldıktan sonra İMÇ'den ayrıldım.
Yolda, her üç mekânda da, ürküten, bezdiren, bunaltan, yoran soyutluk ve ekspresifliklere neyse ki rastlamadığım için sevinçliydim. Biçim olarak, Bienalin kütleselliği ve sesleriydi, ağırlıklı olarak görselliğe yaklaşmasıydı belleğimde kalanlar.
İçerdiğiyse; birey özgürlüklerinin önemi. Modernliğin kapitalistliğe indirgenemeyeceği gerçeği. Sanatın/sanatla muktedir olma hali. Günümüzde uygun mesafelerdeki eleştirel tutumun gerekliliği. Kendi kendini oluşa sokarak yaşamak. Anlamaya gerek duymaksızın "öteki"nin varlığını kabul edebilmek. Anlam aramaksızın "anlam" yaratabilmek üzerineydi izler...
Yeşim Şahin Öç